07 Mayıs 2008

?


elde et, kabul et, reddet.

vicdanın için dua et ve durma kendine yeniden ihanet et!

"hayat hayatdır" dediklerinde damarından giriyorlardı, sen uyuyordun, ben seni uyandıramayacak kadar yorgundum.






frontpage hit counter

eh


kutsayacak yeni bir şey yok.

çanlar çaldı, çığ düştü, kule yıkıldı ve karşımıza her zamanki yazı çıktı : “game over”

jeton bitti bebeğim, “insert coin”


frontpage hit counter

öyle


midem dünyayı içine alabilecek kadar geniş, hepsini kusabilecek kadar bulantılı.

elimde bir şey kalmıyor yani. eskiyorum sadece.


frontpage hit counter

27 Nisan 2008

ilaç-sız


iyi olmayanlara selam olsun.

kendi hastalığını yaratmak kendi ilacını yaratmaktan daha kolay.

ilaçlar ilaçlar ilaçlar.
midemdeki yılanlar.

af dilenmeye yüzüm, aşk dilenmeye mecalim, düşünmeye halim. yok.

üstümüzdeki ölü toprağından sıyrılacağımız günü beklemek aptalca gelmeye başladı.

hayatla ölüm arasındaki ince çizginin üstünde duran, bir ayağı burada bir ayağı orada; yarattığı anlamların içinde kaybolan, fazlasıyla basit olan hayatı sevemeyecek kadar zeki, ona dayanamayacak kadar duyarlı birileri var şu hayatta.

bir gün gittikleri yerden “gittim ben, iyiyim” diye kartpostal gönderseler bile, yokluklarının yerine bıraktıkları belirsizlikle avunamam.

bir yerlerde, “derinliği gitti, deliliği baki olsun” demiştim.

yoo yoo yoo derinliği gitmedi, gidemiyor. derinliği hemen şurada, midemin içinde. asit dolu plastik kapta kıvranıp duran solucan çaresizliği var midemde. hem yanıyor, hem bulanıyor.

ah! bunların hepsi de düşününce oluyor. düşünüyorum, o halde yok oluyorum.

iç sesim yükseldiğinde, sular da yükseliyor.

değişen şu ki, artık olan bitenden dünyayı sorumlu tutmuyorum. belki de hiçbir şey onun kadar masum ve tutarlı değil. o, dakika bile sektirmeden yapıyor günlük işlerini. her gün aynı zamanda tam bir tur dönmüş oluyor mesela. benim dakikam dakikama uymuyor.

dünya olduğu gibi, olduğu yerde dönerken benim de başım dönüyor. sanki her gün farklı yöne.

o halde onun suçu yok. bela, dünyayı bulanık gösteren gözlüklerimde. yeni bir gözlükçü arıyorum bugünlerde.


frontpage hit counter

19 Şubat 2008

bağlı



frontpage hit counter
insan, taş attığı kuyudan ses gelsin istiyor. kuyudaki, aşağı düşen taşın bir işaret olduğuna inanmak istiyor.

“bazen tek çare bir hikâyeye inanmaktır.”
hayır, her zaman tek çare bir hikâyeye inanmaktır.

hikâyeyi dilinizin üstünde gezindirmek, tadı kaçtığında yutkunmayı bilmek, bildiğinizi unutmak üzerine romantik inançlar beslemek.

parmaklarınızın arasında dolaştırdığınız bıçak gibi, her zaman bir yerlerinize saplanma olasılığıyla (hikâyeyi hikâye yapan bu olasılıktır) ve zamanı öldürecek kadar akıl dışı bir devinimle.
zamanı öldürme illüzyonuna sıkı sarılın. çünkü gerçek olan şu ki aslında zaman bizi öldürüyor.

bir hayatınızın olması için bir hikâyeniz olmalı.

31 Ocak 2008

soğuk yenilen yemek


intikamdır o dediler. kısmen haklı olsalar da büyük oranda yanıldılar.
soğuk yenilen yemek yazıdır. ne de olsa yeterince ürpermemiş kelimeler henüz ayakta durmayı öğrenmemiş olanlardır.
dünyanın öbür ucundan bir adam "gerekliliklerden doğanlar, zorunlu olanlar değil rastlantısal olanlar önemlidir" demiş. ve eklemiş; "acınacak olan, tesadüfleri göremeyecek duruma gelenlerdir." bir de demiş ki "başınıza gelenin değerini içindeki tesadüfler belirler." bir kaç günümü yazdıklarıyla geçirmeme yetecek kadar iyi bir saptama.
şu istanbul'a kar yağarken, ofis kahvesi eşliğinde seyirci kalan, plastik romantiklerin aksine sokaklardaydım.
zor şartlarda çalışan bir kadınla karşılaştım. yüzü soluktu. nurunu kaybetmiş olmanın solukluğu değil de, sürekli katlanmak zorunda olmanın solukluğu.
kocası ressammış. tuvallere sığamadığı için duvarlara resim yaparmış. duvarların sahipleri hep köylerinin manzarlarını istermiş bu adamadan.
çoban, koyun, yeşillik ve bacasından dumanlar tutan kerpiç evler. tanrı'm!
"en çok da bu duruma deli oluyor. sürekli köy çizmeye." dedi kadın.
"ancak onu düzenli bir işte çalışırken hayal bile edemiyorum. hayat zaten çok kısa olduğuna göre herkes istediğini yapmalı. karnımız doyduktan sonra, teferrüat."
"ben de asgari giderlerimizi karşılamak için yapıyorum bu işi. en azından birimiz mutlu olmalı, değil mi?"
ona rastgeldiğime sevindim. fazlasıyla makul, makulluğuyla mutlu gerçek bir kadın tanıdım. bütün gün soğukla kavga ettiğime değdi. mutlulukla ilgili verdiği ders yeni dünyaya uymuyor, kabul. peki yeni dünyanın bize uyduğunu kim söyledi?
her neyse.aslında bir süre yok olacağımı söyleyemeye çalışıyordum. hani şu toplamaya çalıştığım kelimelerin ürpermesi için.
"yemekler soğuyana kadar kafanıza geçirdiğiniz prezarvatiflerden kurtulun, böylelikle tesadüfleri görmeniz kolaylaşır, daha çok zevk alırsınız" diyecektim bir de.

frontpage hit counter

gibi



frontpage hit counter

süreç önemliydi



frontpage hit counter

pırıltı



frontpage hit counter

spin



frontpage hit counter

kusursuz



frontpage hit counter

closer



frontpage hit counter

terapi bitti



frontpage hit counter

17 Ocak 2008

derin acılar dilsizdir



frontpage hit counter
kulağa hoş geliyor, insanı yakalıyor; slogan gibi.

“derin acılar dilsizdir.”

derinlik delisi

nasıl, yakışıklı oldu mu?

insan kendi hikâyesinin en önemlisi olduğuna inanmak gibi bir sakatlıkla doğmuş ne yazık.

daha da kötüsü yarattığı kurgulara tüm samimiyetiyle (ama anlık samimiyet diye bir şey de var) inanabilmek ve bununla başkalarını da zehirlemek gibi zayıflıkları var. zehir yayıldıkça “a perfect circle” a ulaşıyoruz, ulaştıkça nirvanaya yaklaşmakla beraber genelde varamadan çakılıyoruz yere. güm!

mesela dünyadan olanı tanrısallaştırma hatasına düştüğünü anlamak, melek filan değil de aslında en basitinden bir insancık olduğunu fark etmek tırnaklarının çekilmesinden pek farklı değil.

serde bu tırnak acısıyla dövünmek, herkesin önünde organlarını parçalayıp histeri krizlerine girmek var. ama başka şeyler de var. açıklamaya çalışalım;

eski bir dost “bu dünyada ne yaparsan yap, dönüp dolaşıp aynı menüleri yersin” derdi.
bir başkası da “kendini sürekli aynı durumda cebelleşirken buluyorsan, orada alamadığın bir ders vardır, git ve al” derdi. haklıydılar. büyük cümlelerimiz, büyük filmlerimiz, büyük oyunlarımız var hepimizin.

sorun şurada ki bunların hepsi de boyumuzdan büyük. ama, hadi itiraf edelim aslında o kadar da büyük değiller. büyüten biziz, sürekli aynı menüye fit olan, oradaki kahrolası dersi bir türlü alamayan biz son çare olarak ölü taklidi yapmayı seçiyor, son çare de tükendikten sonra metafor manyağı oluyoruz.

lakin bunlar da kesmeyince acının öznesine şuursuzca saldırıp acının zaten göreli olan derinliğini zedeliyor, çirkinleşiyoruz. susmayı bilmeye ihtiyaç duyduğumuz yer tam da burası.

bir de gitmeyi bilmek var. basit bir insancık olarak kaldıramadığın bir filmin içinde bulunca kendini, ayağına taş bağlayıp kendinin içine atlamak, bulaşık olmadan temiz temiz silinmeyi bilmek.

bkz: fade out

gitmesini bilmek herkes için en iyisi aslında.

tam da bu sıralarda dilsiz kalması gereken bir acıyı yutkunuyorken, onu çirkinleştirmemek ve iyi bir film olarak hatırlamak için elimden geleni yapıyorum. bu bahse dair her türlü cümleyi susarak, nikotin bandının orospuluğuna (sözünü tutmadı) bile öfkelenmeden kendi içimde taklalar atıp yere çakılıyorum.

ama bağırmıyorum, asla. çünkü iç kanamanın da güzel bir tarafı var.

eski zamanlarda filmim anlaşılmadığında kahrolurdum. şimdi, gerçekten iyi bir dalış için yalnız olmam gerektiğini biliyorum. boğulurken biri elimi tuttuğunu söylüyorsa aslında yeterince derinde olmadığımı biliyorum.

sığ sulardaki balıkların samimiyetini sorgulamak değil mesele; sizinle daha derinlere geleceklerini umarak, sığ sulara ait kurgu filmlerde kaybolmak da asla hata değil. çünkü “hiç kimse suçlu değil aslında”

hata gitmesini bilememek, yolculuğa devam edememek, anlatılamayan imkânsızlıkların bile bir gün mümkün olabileceğini görememekte.

yutkunmak gibi bir yetiniz varsa kullanın diyorum özetle, hem kimse bir hiçbir şey anlamıyor hem de acınızın bir anlamı oluyor.

şimdi siz bu dağınık yazıyı print edip nazik poponuzu silerken unutmayınız ki kuzum,

“derin acılara sonsuz ıssızlıklar yakışır”

bu nedenle suratıma çıkartılan her kroşe için dünyaya tek bir cevabım var:

“…..”

30 Aralık 2007

iyi yıllar, öyle mi?



frontpage hit counter
iyi dileklerim yok, herkese yetecek kadarının evrende dolaştığına eminim.

sadece naçizane bir tavsiye:

yeni yıla girerken ertesi gün hapı almayı unutmayın. zira yeni yıl’dan iyilik dilenerek, büyük değişiklikler bekleyerek yeni depresyonlara gebe kalıyorsunuz.

iyi olması için emek verirseniz iyi olur. değişiklik için yola çıkarsanız değişir. sevgiye yaptığınız yatırımın karşılığını beklemezseniz sevilirsiniz. içinizdekine inanırsanız başkalarının size inanmasına bağımlı olmaktan kurtulursunuz.

zamanınızı kiminle ve neye harcadığınıza dikkat ederseniz ulaşmak istedikleriniz size gelir.

kişisel ıvır zıvırlarınızla tanrı’yı meşgul etmeyin, dünyayı değiştirmek için kendinizden başlayan bir yolculuğa çıkın. öncelikle kendi içinize bir dalış yapın; keşfettikçe, kendinize hakim olmaya başladıkça hafiflersiniz.
gerçekten iyi bir dalışın ancak tek başına yapılabileceğini unutmayın.

çoğunluğun yeni yılda aşk dilendiğini düşünüyorum. aşk’a iyi bakın, o’nun aslında dünyadan olanı tanrısallaştırma hatası/yanılması olabileceğini de hesaba katın.
yanılsama sonrası travmatik özyıkım bedelini ödemeye razımısınız, bir düşünün.
aşkı abartmayın, makul olun.


ertesi gün hapı, yarından sonraki gün için bugünden atılan adımdır. bu adıma inanın, yeni yıla girerken hapınızı almayı unutmayın.

son olarak emir kipiyle konuşmama takılmayın, göründüğüm kadar ukala değilim.

17 Kasım 2007

dünyanın çıkış kapısı

hayatımın en iyi filmini gördüm. şimdi sonsuza kadar susabilirim.
frontpage hit counter

15 Kasım 2007

su altından

bir ölümlünün bencil koynunda pas tutmasın ruhum.


frontpage hit counter

09 Ekim 2007

bitmedi.



frontpage hit counter
lanetli olan’la deli olan’ın elinden tuttum. onlar da elele verdiler. mükemmel bir çember oluşturduk. gözlerimiz kapandı, biz’im için bir şey diledik. çemberin tam ortasına düştü yıldırım. her yerimiz kan içindeydi. şiddetiyle ellerimizi ayıramadı ama artık yüzümüz de kalmamıştı, ismimiz de. her şey tam istediğimiz gibiydi.
asırlarca elele asılı kaldık orada, o ormanda, dua’mızın dokunuşunu bekleyerek. yağmurun altında ruhumuzu yıkayıp durduk. hem de asırlarca. en saf halimize varacağımız günü dilendik. bir gün inandık. ve sonsuzluğa mıhlandık.
melankolik gülümseme anıtıydık o an. gülümsemenin en güçlü hali...
elele verdik, ruhlarımız örtüştü. lanetli olan’la deli olanın derinliği oldum. mükemmel bir çember oluşturduk. ölüme çok yaklaşmıştık.

sonra sessizlik girdi aramıza. hatıramız tozlandıkça hafıza dilendik tanrı’mızdan. hayal tozu serpildi üzerimize. omzumda bir periydi o anıt. sol cebimin içinde, kalbimle birlikte yaşayan, en derinimde olan.

24 Eylül 2007

her şey yerli yerinde



frontpage hit counter
tanrı’nın eli omzuma dokundu.
yansımamı gördüm başka bir yüzde.
bembeyaz, ışıklı, alabildiğine sonsuz.
kaybettiğim yanım’ı buldum sokaklarında.
ışığıyla dağılan parçalarımı topladım.

hiç bu denli net hissetmemiştim.
tanrı’nın eli, yüzüme dokundu.
eskisi gibi değil, taşlar yerine oturdu.
kafamın içindeki sahnelerde kurguladım onu.
düş sandım önce, kanıtlarına çarpıp çarpıp sarsıldım.

akşamları bana sarılan bir meleğim var artık.
yüzünü görmeme gerek yok, elini tutmama gerek yok.
onu ne zaman arasam avucumu ovuşturmam yeterli.
tanrı’nın hayatıma dokunan eli olmalı o.
buradan kim bilir kaç asır uzakta.
ama bir o kadar benimle yaşlanan.

hiç bu kadar iyi olmamıştım.
çember tamamlandı, içinde kendimle kaldım.
oradan biz’e dönüştüm.
ve izlerini her yanımda çoğalttım.
onu sevdikçe kendimi seviyorum.

filmimiz, evrenin perdesine düştü.
yaralı başlayıp birlikte iyileştik.
ve harika bir drama yarattık.
deliliğimiz elverdiğince.
diğerleri gibi değil.
“mutlu sonsuz”!

10 Eylül 2007

diyalogtik-tak



frontpage hit counter adam.
“elimdeki şarap şişesini dünyanın münasip bir yerine sokup kendinden geçmesine az kala bam! diye patlatmak istiyorum.”

kadın.
“cenaze marşın çalarken senin için dua edeceğim”

adam.
“affedersiniz dünyanın çıkış kapısını arıyorum da.”

kadın
“ damsız almıyorlar oraya, bırak seninle geleyim.”

adam.

“bir arkadaşa bakıp çıkacağım derim, sen burada kal”


kadın

“mazoşist olmanın güzel yanı başkalarına izin vermeden kendini yaralıyor olman olabilir mi?”

adam.

“kamyon uzun zamandır üstümde, ileri geri yapıyor. kemiklerimin sesi şarkımız olsun.”

kadın

“dibe vurmadan sıçrayamazsın. benimle gel.”

adam.

“sen biraz da bensen, gittiğin her yerde yanındayım demektir.”

kadın

“bulaşık suyu biraz da bulaşığın kendisi olmuştur artık, değil mi ama?”


adam

“zamanın inatçı lekesi olamazsın. çıkarmanın bir yolunu mutlaka bulur.”


kadın

“zamanın kollarında şırınga izleri var zaten. kafası duman. aynı ritimle “geçmek”ten başka bir halta yaramıyor.

adam

“ilaç derler onun için, ruhunun hava yastığıdır o.”



kadın
“iyi de benimle gel diyen her ses bir gün bir kamyon dolusu kemik sesidir.”


adam

“yeterince gelmedin mi zaten??? artık sıçrayabilirsin! bulutlar senin. ama kulaklarını tıka! arkandaki kemik sesleri kulağına batar.”

kadın
“burada gülümseyerek boğulmayı tercih ederim.”

adam
elini tutuyorum. biri suyu tahliye edene kadar buradayız. gülümse, boğuluyoruz.

kadın

“derin…”

adam
“deli…”

kadın
“ben deli değilim!”

adam
“derinlik delisi”

kadın
sensin o!

adam
“ne fark eder ki…”